hüseyin arðcð
Hüseyin Arıcı’nın X-ist’teki sergisi “Aldanma!” size güzel bir tavsiyede bulunuyor. Gördüğünüz şeylere hemen aldanmayın, altında farklı anlamlar barındırıyor olabilir diyor.
Tabii önce buna bir zaman bulmak gerekiyor değil mi? Çünkü bilgi artık çok var. İnsan çok var, görüş var, tavır var, harekete geçmeler, eylemler var. Kısacası her şeyden çok var. Ama onların özüne inebilecek zaman yok. Ya da var da biz zaman kullanımını yanlış yapıyoruz. Mesela ne kadar itiraf etmek istemesek de günün çoğunluğunu instagram’ın filtresel yüzeyselliğinde harcıyoruz. Sonra bir şekilde hiçbir şeye yetişemiyoruz. Bu “çok yoğunluktan” her şeye yüzeysel bakıyoruz. Şu politikacı ne demiş, o sanatçı ne anlatmak istemiş, filanca kitapta ne yazıyor hepsinin hakkında kırıntısal bilgilere sahibiz. Bu nedenle de “post truth” mimarlarının ve sanat simsarlarının tam da aradığı insanlarız. Başlık neyse onu okuyup bilgi sahibi olmadan bir sürü fikir yürütebiliyoruz. Böyle böyle bloklara bölünüyoruz.
Ard?c, Tuval uzerine yagl? boya, 100 cm cap, 2016

Ardıç, Tuval üzerine yağlı boya, 2016

Bu arada sanattan çok anlayan birileri şu sanatçı iyidir diyor biz de sorgulamadan onaylıyoruz. O insanı popüler hale getiriyoruz. Size bir sır (aramızda kalsın ama kız sözü verin) geçtiğimiz aylarda çok popüler bir sanatçı ile röportaj yapıyordum. Bir yandan da aslında ne kadar şişirme bir “değer” olduğunu biliyordum. Ama böyle düşünmeme rağmen içimde farklı bir heyecan yok değildi. Önemsiyordum. Sonra ne mi oldu? Aldığım cevaplardan sonra artık bir daha hiç önemsemeyeceğimi biliyorum. Zaten o da büyük ihtimal “anlık ününün” sonunun çoktan geldiğini anladı artık.
Huseyin Ar?c?, Tuv al üzerine yağlıboya resim şeklinde tuval üzerine yağlıboya, Tuval üzerine yağlıboya resim şeklinde tuval üzerine yağlıboya,2016

Huseyin Arıcı, Tuval üzerine yağlıboya resim şeklinde tuval üzerine yağlıboya, 2016

Bu noktada genç sanatçı Hüseyin Arıcı’nın şu satırlarına bakalım:

“Yapacağım resimlerin eskizleri için oturduğum masada, tuvalden ve yağlı boyadan bir dünyanın rüyasına daldım. Uyandığımda ise artık resim yapmıyordum. Kalkar kalmaz makinaların kesip biçtiği masif ahşaplar satın aldım. Köşeleri pürüzsüz, ince, uzun, yuvarlak, çeşit çeşit ahşaplar. Sonra onları boy boy keserek yerleştirmelerimde kullandım. Sonra bu ahşaplardan da mobilyalar, defterler ve kasnaklar yaptım. Bir zaman sonra üredikçe üreyen, omurgasız canlılar istila ettiler her tarafı, sonu gelmeyecekmiş gibi… Bütün ahşaplarımı, mobilyalarımı yiyip bitirdiler. Hepsini topladım ve kuruttum. Vernikledikten sonra canlı gibi tuvallerde ve yüzeylerde yerlerini seve seve aldılar. Sanki mekân bu canlılarınmış gibi, sanki dünya onlar için yaratılmış gibi çok yakıştılar yerleştirdiğim her yere.

Bir zaman sonra hala uyuduğumu ve bütün bunların gerçekte olmadığı fark ettim. Uyandım. Her şey resimdi, yağlı boya sinmişti üzerlerine… Kasnaklarımı bile tuvalden ve yağlı boyadan yapmıştım. Omurgasızlar yememişti tuvalden yaptığım çalışmalarımı, keza onlar da yağlı boyadan resimlerdi. Dünya omurgasızların da değildi. Gerçekte yakıştıramamıştım hiçbir şeye… Sonra bir kuşkuya kapıldım; ya bu da bir rüyaysa ve resimler endüstriyel ürünlere dönüşmüş, mobilyalar gibi kullanılıyorsa ve dünya da omurgasızların elindeyse?” Hüseyin Arıcı 

Tuketmek uretmektir,Modelaj hamuru üzerine yağlıboya,Ø 43 cm, 2016

Tüketmek üretmektir, Modelaj hamuru üzerine yağlıboya, 2016

 Açıkçası benim gözümden birkaç damla yaş süzüldü. “Sonra bir kuşkuya kapıldım; ya bu da bir rüyaysa ve resimler endüstriyel ürünlere dönüşmüş, mobilyalar gibi kullanılıyorsa ve dünya da omurgasızların elindeyse?”  dediği yer nasıldı mesela? Bugün resimlerinin dev otellerin, residence’lerin lobilerini süsleyen dekorasyon objeleri olarak görülmesinden rahatsız olmayan, işi fabrikasyona döken, paranın sıcaklığını tattıkça kanvas boyutunu büyüten bir sürü isim geldi gözümün önüne.
Peki bu durumdan kim sorumluydu?
O noktada da Hüseyin’in ikinci metnine bakmak lazım:
Çağdaş Sülükler:
“Yaşanan felaket ne olursa olsun, mağdurun sesini tüm dünyaya duyurmak adına, sorumlu bir sanatçı profili çizerek emmeye devam et. Çağdaşların yolunda çatlayana kadar sömür. Bir zulme mi tanık oldun, mükemmel! Hemen başla sükselerine. Yapış, boş bulduğun bir yerden devam et. Kent de, kadın de, azınlık de, çoğunluk de, çocuk de, polis de, savaş de, savaşma de, genç de, destek de, hayat de… Ne bileyim, bak işte etrafına. Seni en çok ne besliyorsa işte ona bak. Birileri uyanır da sülüklüğünü sorgularsa eğer; “ben sülüğüm, iyileştirmek için bunu yapıyorum. Ben kirli kanı emiyorum, iyileştiriciyim” dersin, üstüne basa basa. Sülük kardeşlerin reklamını da senin istediğin gibi yaparlar merak etme. Kapital kardeşlerin, finansını da karşılar. Zaten yaşadığın düzende sen busun, kimse sana sormaz bile ne yaptığını. Beslenmek için sıkıntı da çekmezsin hem, çatlayana kadar emebileceğin bir dünya dolusu mesela var önünde, hünerlerini gösterebildiğin kadar göster çatlamadan. Sergile kendini. Neyi izlediğini bilmeyenler sana epey yol katettirecektir. Olur da biri farkına varırsa, seni kimsenin anlamadığını söyler, bundan da paçanı kurtarırsın.
Sanatçı Sülük.
Yani konuyu sadece sanatçının omuzlarına da yüklememek lazım. Onun içinde olduğu bir çark var. Orada sanat yazarları var, eleştirmenler var, küratörler, galeri sahipleri, koleksiyonerler, müzayedeciler, ekspertizler var…
Cagdas Sulukler, Ye rleştirme, 2015

Çağdaş Sülükler, yerleştirme, 2015

Hüseyin Arıcı’yla yaptığımızı röportaja geçelim:
 Troppodonna: “Aldanma!” sergisi için kaleme aldığınız metin çok etkili. Biraz onun üzerinde konuşabilir miyiz? Bu son dönemde özellikle sanat çevresinde kendini iyiden iyiye hissettiren atmosfere yönelik bir yazı mı?
Hüseyin Arıcı: Çalışmalarımda yaşattığım belirsizliği –malzeme ve gerçeklik üzerinden- metinde de devam ettirmek istedim. Çalışmalarımın gerçekliğini deneyimleyen izleyiciye yaşattığım algısal yanılsamayı metinde de kullandım. Kendimi hazır nesne kullanan bir sanatçıymış gibi anlatıp rüya ve gerçekliğin arasında yalanlayarak devam ettim. Elle tutabildiğimiz gözümüzle deneyimlediğimiz gerçeklikle birlikte duyguların da gerçekliğini sorguladım.
Sanat çevresinde yaratılan atmosfere kayıtsız kalmak çok güç, çalışmalarımda sıklıkla buna yer veriyorum. Ben bu atmosferde nefes almakta güçlük çekiyorum. Kendi deneyimlerimden yola çıkarak üretimimde yer veriyorum.
TD: Sergi üç bölümden oluşuyor: Bir, Hazır Nesne ve Omurgasızlar. Hepsi sanki bir ağacın hayatından bölümleri yansıtıyor. Çocukluk, yetişkin iş hayatı ve ölüm. Tabii bu benim yorumum. Siz anlatabilir misiniz?
HA: Serilerin oluşumuna bakıldığında sizin yorumunuz benim yaratmak istediklerime fazlasıyla yakınlaşıyor. Çalışmaları herkes kendi yaşamından kodlarla okuyor ve bir yerinden yakalamayı başarıyor. Bazı yorumlar ise çalışmaları başka bir yerden canlandırıp türetebiliyor. Yorumunuzla çalışmalarımı anlatacak olursam; ahşaplar çocuklar gibi ham ve işlenmemiş, mobilyalar ise şekillendirilmiş ve bir ihtiyaç için hazır hale getirilmiş, omurgasız canlılar ise tüketmiş ve yok etmiş gibi bir sıralamayla takip edebiliriz. Bir ihtiyaç için şekillendirilmiş kısmı ağır bir söylem ama ‘Omurgasızlar’ serisinin doğmasının sebeplerinden de birisi…
TD: Ahşabı kendinize materyal olarak seçmenizin nedenini anlatabilir misiniz?
HA: Ahşap benim gibi, insanlar gibi. Hepsi birbirinin aynı gibi görünür fakat hepsi ayrı bir dünya ve benzersiz… Bana benzeyen tarafı ise ormanda bir ağaç olarak yetişip, keresteye dönüştürülmesi ve bir kereste olarak şehir yaşamında yerini alması. Ankara’ya geldiğimden beri kendimi masif ahşap gibi hissediyorum.
Omurgasızlar Serisi, 'Yukarı, daha da yukarı!', modelaj hamuru üzerine yağlıboya, 2016

Omurgasızlar Serisi, ‘Yukarı, daha da yukarı!’, modelaj hamuru üzerine yağlıboya, 2016

TD: Omurgasızlar serisindeki yiyip yiyip şişen, birbirinin üzerinden sürünerek yükseklere tırmanan, asalakça yaşayan sülüklerin sonu ne olacak sizce?
HA: Yiyip yiyip şişecek, durmasını bilmezse ya çatlayacak ya da her şeyi tüketecek. Birilerinin üzerinde olduğuna sevinecek ama bir gün başkası onun üzerindeki yerini alacak. Asalak yaşamı bir gün sömürdüğü canlının ölümüyle son bulacak.
TD: Sanatçı sülükler sizce yeni yeni oluşan bir kavram mı? Yoksa hep var mıydılar?
HA: Sülüğü hep iki anlamıyla düşünüyorum. Biri doğası gereği kirli kanı emen ve iyileştiren şifacı sülük diğeri asalak gibi yapışan ve iğrendiren sülük. Ben buna kadim bir sülük olarak gördüğüm Bilge Sülüğün ağzından bir metinde yer vermiştim. Bunu da sülüğün hem gerçek anlamıyla hem de toplumda genel olarak bilinen anlamıyla tanımlanmasından yola çıkarak yazmıştım. Sanatçı sülükler hep vardı tabii siz onları hangi sülük olarak tanımlıyorsanız ya da onlar kendilerini size nasıl tanıtıyorlarsa. Ben de yaptığım bu sülüklerden sadece biriyim. Sizin de beni nasıl gördüğünüz önemli. İyi bir omurgasız olmayı becerebilirsem sizi şifacı sülük olduğumu söyleyerek kandırabilirim.
TD: Önümüzdeki dönem projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?
HA: 2010’dan bu yana başladığım ‘Aldanma!’ başlığı altında topladığımız bu üç seriyi genişletmeyi düşünüyorum. Tasarladığım çok fazla şey var fakat hepsinin değişeceğini ve beslendiği şeylere göre şekilleneceğini düşünüyorum. ‘Galeri şeklinde tuval üzerine yağlı boya’ isminde bir çalışma için hazırlanıyorum. Bir galerinin içinde var olan her şeyi tuvalden inşa etme fikri beni uzun süredir heyecanlandırıyor. Arazi yerleştirmelerine de ağırlık vereceğim. ‘İbadet’ yerleştirmesiyle birlikte kurguladığım birçok çalışma var. Arazileri özellikle bozkırları kullanmamı gerektirecek çalışmalarım için yeni keşifler yapmalıyım. Bunun için Ankara’nın uçsuz bucaksız bozkırlarını kullanacağım.
11 Mart’a kadar Nişantaşı X-ist Galeri’de sürecek olan Hüseyin Aracı sergisini gezmenizi öneririm. Kurtçukların, sülüklerin üzerindeki ince detaylar, üstün “tahta işçiliği” ve herşeyi kendimize yontma özelliğimiz sizi biraz daha derinden düşünmeye itiyor.
çağla bingöl
Bu yazıyı paylaş

Mar 3, 2017, Jurnal | çağdaş sülükler, galeri xist, hüseyin aracı, hüseyin aracı aldanma sergisi, sanat, sanatçı sülükler,
Diğer Haberler