İstifçilik Sorunumuzu Marie Kondo Çözebilir Mi?

İstifçilik ya da psikolojik olarak her şeye bağlanıp, hiçbir şeyi atamama sorunu. Dibinde yatanlardan aslında bahsetmek istemiyorum çünkü o uzmanların anlattığı bir şey ama yazı eksik kalır. İstifçilik büyük bir kaybın ardından geliyor. Çok mantıklı

İstifçilik ya da psikolojik olarak her şeye bağlanıp, hiçbir şeyi atamama sorunu. Dibinde yatanlardan aslında bahsetmek istemiyorum çünkü o uzmanların anlattığı bir şey ama yazı eksik kalır. İstifçilik büyük bir kaybın ardından geliyor. Çok mantıklı olarak beyin çok önemli birini kaybedince (ölüm, boşanma, taşınma vs.) artık en küçük bir silginin kaybını bile bir birinci sınıf öğrencisinden daha ağır karşılıyor. Daha da beteri kayıp olunca misliyle yerine koyuyor.

 

Bu da tüketim toplumu mantığının tam ana damarını besliyor. Çünkü insani kayıplar hatta kimi zaman maddi kayıplar kaçınılmaz oluyor hatta gittikçe artıyor. Çok boşanma yaşıyoruz, hayat kalitemiz arttı deniyor ama kanser ve benzeri hastalıklar gerçekleri önümüze seriyor. (of bu yazı gittikçe kararmaya başladı. Bırakıp yenisine mi başlasam?) Ayrıca ekonomik sorunlar zaman zaman evle, arabayla, hayatımızı lüks ve varlık içinde hissettiren şeylerle bizleri ayrılmaya itiyor ki bu sorun aslında savaş döneminde büyük kayıplar yaşayan aile büyüklerinin neden bir yoğurt kabını bile atamadıklarını anlatıyor. Bir de bunların üzerine sürekli yarıda kalan iş ve hobi heveslerimizi ekleyin. Çünkü şu an yaşadığımız hayatın yaptığı bir şey varsa bizi herhangi bir konuya odaklanmaktan alıkoymak, sürekli beğenilmek zorunda hissettirmek (sosyal medyadaki “like” tutkumuz) ve başarılı olabilmek için ancak yeni bir şeyler satın almak zorunda olduğumuzu düşündürmek. Mesela yoga yapmak istiyorsak en doğru yoga taytını almak, en kaymayan yoga şiltesini edinmek gibi. Tabii bunlar gerçek hayatta başarının karşılığı olmadı için, yoga iyi çalışmanın ve azmin (ve bükülebilirliğin) sonucu olduğu için hevesimiz yarıda kalıyor.

 

Bunları yazıyorum çünkü en iyi, en yakın versiyonları ile biliyorum, o insanları tanıyorum. O insanlar benim, sizsiniz, çoğu zaman en sevdiklerimiz.

 

Tabii istifçilik (hoarding) bu kadar ayyuka çıkan bir durum olunca Marie Kondo gibi isimler de gündemin en popüler kişileri haline geliyor. Bizi bizden kurtarmak için gelenler.

 

Marie Kondo’nun ismini duymuş olabilirsiniz. Duymadıysanız kısaca Kondo kendini küçük yaşlarından beri düzenli olmaya adamış ve bunu 19 yaşında kendine iş edinmiş bir Japon. Ünü Japonya’dan hızla dünyaya yayılıyor ve 2014 yılında ilk kitabını çıkartıyor. Toplamda 4 kitap sahibi olan Marie Kondo bugünlerde Netflix Show’u ile ününe ün kattı. Kitap çıkartmak ya da sosyal medyada ünlü olmak bir şey ama TV’de olabilmek çok başka bir şey hala. İnanmıyorsanız Kardashian’ların bu kadar üne rağmen hala bırakmadıkları TV Show’unu düşünün.

 

Marie Kondo’nun programında tabii ki Japon olmasından kaynaklanan çeşitli ritüeller var. Çünkü ritüeller Japonlar’ın Batı Dünyasına bir çeşit orta parmak gösterme metodu biliyorsunuz. Yani sizin içiniz boş, materyalistsiniz, biz ise hala 1000 yıllık geleneklerimize önem veririz, çayı üç saatte demleyip beş saatte bardağa döker, altın suyu içer gibi içeriz deme halleri.

Kondo bir eve girdiği zaman önce o eve bir saygı duruşunda bulunuyor, diz çöküp selamlıyor. Tabii Amerikan ailemiz ona şaşkınlık içinde bakıyor. Bu anı aslında üstünlük kurmak için yaptığını okuyabilirsiniz. Çünkü biliyorsunuz günümüzde en ayıp şey insanların kültürleri ile dalga geçmek. O nedenle çıt çıkarmadan evdekiler Kondo’yu izliyorlar. Sonra Amerikan ailemizin evine “3 Dolar- 5 Dolar ayol nolacak?” diyerek doldurduğu ve koca koca metrekarelere sığmayan her şey sınıflandırılarak atılmaya başlanıyor. Yani TLC’nin kültleşmiş “temizlik bağımlıları istifçilere karşı” programından bir farkı yok (onda biraz daha agresif oluyor her şey bunda ise Kondo hep gülümsüyor). Sadece aynı konsepti nasıl yeni bir pakete sokup satarız diye düşünürken odalara göre fazlalıkları atmak değil de eşya gruplarına göre eksiltme metodunu getiriyor. Tabii önce yine nazik bir Japon’dan bekleneceği gibi güler yüzle o eşyaya hayatımıza kattığı güzellikler için teşekkür ediliyor. Sanki bir kurumdan ayrılırken İK’cıların şirkete kattıklarımız için ettiği sahte teşekkürler gibi. Kıyafetler kıyafetlerle, oyuncaklar oyuncaklarla, kozmetikler kozmetiklerle atılıyor. Kalan her şeyin “sparking joy” olması şartı konuyor. Yani bir odaya girdiğinizde gördüğünüz her şeyin neşe saçması gerekiyor. Sanki kocaman bir prozak hapı gibi. Bu noktada dolabın hiçbir yerine sığmayan ve sürekli el altında durması gereken ütü tahtası bize nasıl neşe saçacak onu düşünüyorsunuz.

Kendi kendime soruyorum

Sonuç olarak Marie Kondo bu metod ile asla bir daha aynı istifçilik günlerinize dönmeyeceğinizi iddia ediyor. Başarısını bilemeyiz. Bir tek bildiğim şey varsa istifçilerin bir şeyini attığınız zaman hemen yerine bir yenisini almaları. O nedenle şimdi buradan bizi izleyen 70 milyona soruyorum. Sizce son dönemde iyice artan ikinci el satış siteleri, kıyafet bağış vs. organizasyonları bizleri daha derli toplu olmaktansa daha rahat satın almaya itmiyor mu?  Sizce artık dolup taşan evlerimizi boşaltıp tekrar doldurmamız için güzel bir pazarlama çalışması olabilir mi? Ben bu düşündüğüm komplo teorilerini Soner Yalçın ile paylaşabilir miyim? Biz beraber bir kitap yazar mıyız? Devletlerin seçilmiş istifçilerle çevirdiği dümenleri ortaya çıkartır mıyız iki kafadar?

Son olarak Marie Kondo’nun Netflix show’unun kapak fotosunda bir hata yaşanmış belki görmüşsünüzdür. Çölde AK47 ile gezen bir askeri Marie Kondo ile karıştırmışlar. Twitter’da alay konusu oldu. Ama belki de Kondo’nun o güleryüzü yerine bazı istifçilere gereken gerçek anlamda o tarz bir baskın. Çünkü dediğim gibi biliyorum, tanıyorum onları…

Çağla Bingöl

Sorry, the comment form is closed at this time.