Popüler Olmayan Düşüncem: Gönüllü Reklam Panosu Olmak

Logomania hakkında troppodonna.com'da birçok yazı çıktı. Hiç abartmadan söylemek gerekirse yüzlerce. (Bugün pazartesi o nedenle biraz sempatik olmak istiyorum. Bilmem başarılı  mıyım?) Logomania'nın dönüşü bu kadar 90'lar etkisinin hissedildiği bir dönemde sürpriz değil tabii. Ama

logomanya_trendi_ayaklı_reklam
Logomania hakkında troppodonna.com’da birçok yazı çıktı. Hiç abartmadan söylemek gerekirse yüzlerce. (Bugün pazartesi o nedenle biraz sempatik olmak istiyorum. Bilmem başarılı  mıyım?) Logomania’nın dönüşü bu kadar 90’lar etkisinin hissedildiği bir dönemde sürpriz değil tabii. Ama şimdi biraz daha geçmişe, 1880’lere mesela, bakarak trendin tarihçesine daha yakından bakmak isterim.
Logo tutkumuz nerede başladı, nereye geldi? 
1880’li yıllarda Louis Vuitton, vizyoner bir bavul markası olarak ortaya çıkmıştı. Tren devrimi ile insanlık daha çok seyahat etmeye başlamış ve ileriki dönemde otomobil teknolojisinin ilerlemesiyle de insanlar daha çok toplu taşıt kullanmaya başlamıştı. Bu da yanınıza aldığınız eşyaları daha derli toplu ve dayanıklı şartlarda taşıma ihtiyacını getirmişti. Böylece Louis Vuitton çok sevildi. O kadar çok sevildi ki hemen taklit edilmeye başlandı. O zaman akıllarında bir ışık yanan marka, ayırt edilmek ve imitasyonları ile karıştırılmamak için logolama yöntemine başvurdu.
Fakat o zaman bilemezlerdi ki, o logolar çok daha farklı bir şeye hizmet edecekti, hatta modada kült statünün doğuşuna destek olacaktı. 
1960’lı ve 70’li yıllar birçok markanın logolama konusunda Louis Vuttion’u örnek almalarına şahit oldu. Fendi ilk akla gelenlerden mesela. Fakat asıl çılgınlık 80’li ve 90’lı yıllar; paranın, lüks yaşamın daha doğrusu göstere göstere yaşamanın zirve yaptığı senelerdi ve bu da ciddi logolama gerektiriyordu. Versace, Medusa amblemi ve Bizans kiliselerindeki mozaik süslemeleri andıran desenlerin üzerine altın harflerle markasını işledi. Christian Dior, kanvas çantalarına ismini yazdı. Ralph Lauren’in küçük polocu nakışı sönük bile kalmıştı. Tommy’nin Amerikan bayraklı sweatshirtleri hem Amerikan rüyasını simgeliyordu hem de genç, mutlu ve sağlıklı bir kulübe üye olmak gibiydi.
2000’li yıllar milenyumdan çok büyük beklentileri olan insanlık için önceki trendlerden sıyrılma ve yeni bir şeyler söyleme zamanıydı. Fakat moda bu anlamda çok büyük bir evrim geçiremedi. Teknolojiden de çok yararlandığı söylenemez. Bu nedenle trendler “geri dönüşler”e devam etti. İşte bu geçmiş de bizi bugünlere, Logomania’nın yeni zirvesine getirdi.
supreme-x-kate-moss-t-shirt-fashion-trend-celebrity-800x412
Çünkü teknolojiden gerektiği kadar yararlanamayan moda, sadece kötü alışkanlıkları örnek alan sınıfın haylaz çocuğu gibi Instagram’ın teşhir gücünden ilham aldı. Artık çevrede kimse bir show’un, bir koleksiyonun ya da trendin içini neyin doldurduğundan değil de nasıl resim verdiğinden konuşuyordu. Bunun için de parçaların fotojenik olması çok önemliydi. He bir de kimse alttaki kısa yazıları bile okumaya zahmet etmediği için (ya da endüstri bizi bu tembelliğe inandırmaya çalıştığı için) üzerinde kocaman bir logoyla ya da sloganla tek kare içinde anlatmak istediğini anında vermesi gerekiyordu.
Yani ne Mad Men’de gördüğümüz bilinç altına işleyen mesajların olduğu reklamcılık sihirbazları gerekiyordu, ne de dünyanın en başarılı grafik tasarımcıları. Sadece bir tshirt üzerine en büyük logoyu basmak ve doğru insanın giymesi için bütçe ayırmak yetiyor artık.
Çünkü o doğru insan giyince onun çevresi, sonra onların çevresi ve 6. derece tüm tanıdıkları da giyecek demekti. Giyemeseler bile arzu edeceklerdi. Bir gün durumları el verince ilk olarak o markaya basacaklardı paralarını.
Peki, biz neden markaların gönüllü reklam panoları olmak için bir yarış halindeyiz? Cevabı büyük ölçüde hala aynı: Statü sahibi olmak. Belirli bir sınıfa ait olduğunu göstermek. Söylemek ayıp olur çünkü. Markaların akıllanıp taklitlerine bile kızmaması o nedenleydi. Şimdi kendileri de taklitlerini taklite başladılar hatta.
Dior_we_should_all_be_feminists
Ama bu noktada bir “babadan zengin mirasyedi markalar” var. Onlar şanslılar. Çünkü logolama konusu çok iyi işliyor. Bir de Supreme gibi protest markalar var. Onlar da bir kültürü simgeliyor. Yani size sokak-cool statüsü veriyor. Ya da Vetements’ın DHL logolu bir sweatshirt’üne 500 Dolar verecek kadar “rahat” olabilme statüsü… Bu grup markalar daha çok “self-made” zenginler gibi. Fakat “daha çok çalışma gerek”en bir grup marka daha var ki bunlar en majoriteyi oluşturuyor. Onların da zamane müşterisinin ilgi alanlarına uygun olarak kendilerine sosyal sorumluluk edinmeleri gerekiyor. “We should all be feminist” konusu da politik söylemler de hariçten gazel okumak için gelmiyor önümüze. Bizim kendimizi kıyafetlerindeki sloganlarla ifade ederek sosyal duyarlı gösterme ihtiyacımıza hitap etmek için geliyor. En Hipster olanımız bile yeni keşfettiği çok niş markasını bir gün kitleler (ya da sadece kendi çevresi de yeter) keşfettiğinde kendisinin ne kadar vizyoner olduğu anlaşılacak ümidiyle çabalamıyor mu?
Kısacası bu satırları sadece Logo giyenler için yazmadım. Çoğumuz bu oyunun içindeyiz. Tıpkı ben Facebook’a hiç girmiyorum ki yıllardır diyenlerin bile sosyal medya girdabının en derinlerinde olduğu gibi…
çağla bingöl