Sezonun Heyecan Veren Sergilerinden: LAYOVER

Versus Art Project'te 18 Ekim'de açılan "LAYOVER" isimli sergide Türk, Amerika, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yeni Zelanda kökenli 5 kadın sanatçının yağlı boya, akrilik, dijital fabrikasyon ve heykel eserlerine yer veriyor. Sarah Alagroobi, Rosa Allison,

Versus Art Project’te 18 Ekim’de açılan “LAYOVER” isimli sergide Türk, Amerika, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yeni Zelanda kökenli 5 kadın sanatçının yağlı boya, akrilik, dijital fabrikasyon ve heykel eserlerine yer veriyor. Sarah Alagroobi, Rosa Allison, Emma Fineman, Vanya Horwarth ve Çağla Ulusoy bu sergi için bir araya getirilmiş sanatçılar değiller. Yolları Ingiltere’de aldıkları sanat eğitimi sırasında kesişmiş. Kendilerine ait iddialı bir “sanat hareketi/inisiyatifi/kolektifi” isimleri olmasa da duygu bütünlükleri, yaşanmışlar, hayata bakışlarındaki benzerlikler ve dostlukları onları bir araya getirmiş.

Serginin ana metninde “ikilik” ve “farklılıkları kabullenme” gibi konulara göndermeler yapılıyor. Bu da bizi yeni jenerasyon, dünya vatandaşı sanatçılar konusunda düşünmeye itiyor. Harper’s Bazaar için hazırladığım bir yazıda ikinci nesil göçmenlerin görsel hafızalarına değinmiştim Alexander Wang’ın bir koleksiyonu üzerinden (keşke linki olsa da koysam kolayca ama analogla dijitalin çatışması işte). Orada ikinci kuşağın çocukluğundan gelen görsel hafızada ana vatanından değil de yeni vatanda yer alan Çin Mahallesi, İtalyan Mahallesi gibi yerlerden toplanan imajlara yer olduğundan bahsetmiştim, tabii ki birçok başka imajın yanı sıra. Ve bu nesil artık koleksiyonlarına bu görsel hafızayı yansıtıyor.

İşte sanatçılarda da böyle bir anlayış var. Bir kere artık geçmişini, geldiğin yeri, kültürünün iyisini kötüsünü, sadece kabul görmek pahasına yok sayma yok. Hepsini kabul etme, kültürler arasındaki ikilikleri görme, üzerine fikir ve sonuç olarak eser üretme var.

Emma Fineman, Two Steps Till Heaven, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 240 x 180 cm .jpg

Emma Fineman, Two Steps Till Heaven, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 240 x 180 cm .jpg

Sergide yer alan sanatçılarla kısa bir röportaj gerçekleştirdik hem bu düşünce hem de İstanbul’dan aldıkları/alacakları üzerine konuştuk. Eserlerin derinliklerine çok inmedik, bu röportajı okuduktan sonra Versus Art Project’i en yakın zamanda ziyaret edip bu özgün kadın sanatçıların eserlerini görmeniz dileğiyle sizi cevaplarla baş başa bırakıyorum.

Troppodonna: Sergideki işlerinizden biraz bahsedebilir misiniz? Sergi metninde de bulunan ‘ikilik’ ve ‘farklılıkları kabul etme’ düşünceleri özellikle ilgimi çekmişti. Bunlar sizin eserlerinize nasıl yansıyor? 

SARAH ALAGROOBI : İkilik, eserlerimde önemli ve baskın bir motif olarak karşınıza çıkıyor. Kullandığım teknolojik unsurlar, bir sanatçının eserini kendi elleriyle ve fiziksel gücüyle yaratmasının tersine oluşan bir süreci bize sunuyor. Kişinin materyalin ötesinde bir anlam bulma ihtiyacı, insanoğlunun yaratma ve yok etme güdülerine işaret ediyor. Düz yüzeydeki boyaların katmanlarının soyulması ile eserler tipoloji sitelerini taklit ediyor. Bu süreç, teknoloji ve insanlığın arasındaki ilişkiyi yansıtan bir alana dönüşüyor. Eserlerimde ortaya çıkan kazınmış formlar ve yüzeyler hem dijital hem fiziksel olarak ilerleyen bu ikiliği ortaya çıkarıyor. Süreç; eserlerin anlamlarının, geçmişlerinin ve somutluklarının ötesine geçen semiyotik izleri gösteriyor.

Emma Fineman, Yellow Flower, 2018, Tuval üzeri yağlıboya ve kömür, 36 x 26 cm.jpeg

Emma Fineman, Yellow Flower, 2018, Tuval üzeri yağlıboya ve kömür, 36 x 26 cm.jpeg

EMMA FINEMAN: İkilik ve farklılıkları kabullenme düşüncesi sergide bulunan ‘Eleven Years To’ eserimin tam olarak odak noktası. Eser ilk bakışta izleyiciye siyah ve beyaz olarak görünüyor, ancak eser üzerinde çoğunlukla Payne’s Grey isimli bir rengin kullanımı hakim. Payne’s Grey ise, lacivert, çivit rengi, kök kırmızısı, ve bilimum toprak tonlarından oluşuyor. İzleyici, eser üzerindeki değişiklik ve ikilikleri ancak siyah ve beyazdan ayrılan bu renkleri algıladıktan sonra görebilir. İçinde bulunduğumuz çağdaş kültürde politikanın aşırı kutuplaşmış olması, bireylerin her şeyi ya siyah ya da beyaz, ya ‘liberal’ ya da ‘muhafazakar’ olarak görmesi benim oldukça dikkatimi çeken konular. ‘Eleven Years To’, izleyicilerin kendi bakış açılarını, kendi içlerindeki kör noktaları sorgulamasıyla içsel bir diyaloğu tetikliyor. Kişinin kendi içine dönebilmesiyle ise açık görüşlü olma düşüncesi destekleniyor.

ÇAĞLA ULUSOY: Sergideki her parçanın kendi içinde ikilik üzerine işaretler taşıdığını ve birbirleri arasında bir diyalog oluşturduklarını düşünüyorum. Bu ikilikler kullanılan teknik, renk çatışmaları gibi unsurlar ile işlerin yüzeyinde bizzat yer alıyor. Sanatçılar olarak hepimizin kendimiz hakkında bir unsuru tuvalimiz üzerinde sakladığını düşünüyorum;  gerek vücut dili, gerek bellek, gerekse zaman aracılığıyla… İkiliklerin ise tekil olduğunu, her sanatçının kişisel yolculuğunu yansıttığını düşünüyorum. Ancak ‘Layover’ sergisinde, farklı eserlerin benzer öğeler ile birbirine bağlandığını görüyoruz. Bu öğeler, aynı zamanda beşimizin bu denli yakın arkadaş olmasını sağlayan da öğeler. Sergide farklılıkların benimsenmesi ve kabul edilmesi sadece işlerimizin yan yana durmasıyla ilgili değil, ortak bir sergi alanı paylaşmamızla da ilgili. Kullandığımız teknikler, renkler, eserler üzerinde bıraktığımız izler gibi konularda cömert olabilmemizle de alakalı. Sergideki beş farklı, ancak aynı zamanda benzer sanatsal dil, farklı kültürlerden izleyicilerle empati kurabilmemizi sağlıyor.

Emma Fineman, The Back of Your Kepele Would Smell As Sweet, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 36 x 26 cm.jpg

Emma Fineman, The Back of Your Kepele Would Smell As Sweet, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 36 x 26 cm.jpg

ROSA ALLISON: Eserlerimdeki en önemli ikiliğin kuvvet unsuru olduğunu düşünüyorum. Bunun en açık örneğinin sergi için hazırladığım heykel çalışması olduğunu söyleyebilirim. Enstelasyondaki narin ağaç dalları, kadın ve erkeğin cinsel organlarına benzeyecek şekilde yaratılan kil heykellerin ağırlıkları ile eğiliyor. Burada yer çekiminin belirgin varlığı ve kırılganlık hissini görmek deneyimlemek mümkün hale geliyor. Buna benzer olarak ‘Falling Eggs’ ve ‘Balancing Eggs’ isimli işlerimde, yukarı doğru yönelen destek ve aşağı çekim arasındaki ikiliği görmek mümkün. Bunun da ötesinde, eser üzerinde yaratılan kompozisyon bir askıdan sarkıtılmış gibi hissediliyor. Söz ettiğim ikilik, işlerim dışında sanatçı olarak her birimizin resim yapma şeklini tanımlıyor olabilir. Örneğin, beşimizi de bir araya getiren konulardan biri İngiltere’nin yakın geleceği ile ilgili büyük tereddüt ve endişe içinde oluşumuz. Dolayısıyla hep beraber İngiltere’de devam edebilecek miyiz bir soru işareti, ancak ne olursa olsun birbirimize bağlı kalıp resim yapmaya devam edeceğimizi biliyorum.

Sağ - Vanya Horwath, Macho, 2018, Tuval uzeri akrilik, emulsiyon, sprey boya ve PVA yapıştırıcı, 183 x 153 cm / Sol- Çağla Ulusoy, NAME, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 243 x 160 cm.jpg

Sağ – Vanya Horwath, Macho, 2018, Tuval uzeri akrilik, emulsiyon, sprey boya ve PVA yapıştırıcı, 183 x 153 cm / Sol- Çağla Ulusoy, NAME, 2018, Tuval üzeri yağlıboya, 243 x 160 cm.jpg

VANYA HORWATH: İlk bakışta işlerimin tümü, resme olan yaklaşımım ile ikiliği ve farklılıkları kabul etmeyi gösteriyor. Renkten, figüre, soyutluktan, somuta veya tüm bu unsurların birleşimine bu ikilikleri görmek mümkün. Günümüzde resim tekniği, çeşitli genellemelere maruz kalıp sadece gelenekselliğe dayanan iki boyutlu bir teknik olarak düşünülebiliyor. Ancak düşündüğümüzde resim, insanoğlunun kendini ifade etmek için kullandığı en eski görsel teknik. Fransa veya Endonezya’daki 40.000 senelik, insanların birbirleriyle hiçbir iletişimi olmadan önce yapılan mağara resimlerine baktığımızda, yine de ortak bir resmetme, kişinin kendisini ve yaşadıklarını yansıtma güdüsü olduğunu görebiliyoruz. İnsanoğlu olarak geliştiğimizde ise zaman içinde resmin evrimini, farklı gelenekler, coğrafyalar ve kültürler ile derinleşmesini izlemek çok etkileyici.

TD: Sergideki diğer sanatçılar ve eserler ile birbiriniz arasında nasıl bir ilişki veya diyalog olduğunu düşünüyorsunuz? 

SARAH ALAGROOBI:  Her birimiz dili ve anlatımı fiziksel olarak izleyiciyle buluşturduğumuz için eserlerimizin de birbiriyle yakından ilgili olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Emma Fineman eserlerinde dil unsurunu tuvali üzerinde resmettiği hikayelerinin ötesinde yeni bir anlam oluşturacak şekilde kullanıyor. Emma’nın eserleri ise kendi eserlerimdeki dil kullanımı ile birebir ilişki kuruyor. İkimiz de benzer konseptleri, çok farklı şekillerde görselleştiriyoruz. Sergideki her sanatçı üretim sürecine oldukça fazla önem veriyor. Örneğin Rosa Allison’un işleri kendi sürecini anlatan fiziksel manifestolar olarak görülebilirken Vanya Horwath’ın tuvalinde ise açığa çıkarma ve saklama arasındaki ikilikleri katmanlar aracılığıyla görüyoruz. Çağla Ulusoy ise bize büyük dikkatle düşünülmüş resimsel katmanları sunuyor. Sergideki işlerin genel olarak soyut ve figür arasında ince bir çizgi üzerinde yürüyor olmasına rağmen, her biri kendi izini ve kimliğini işlerinde ortaya koyuyor.

Sarah Alagroobi, 2017, Untitled(detay, 9 disk), kazınmış kontrplak, 25 x 25 cm.jpg

Sarah Alagroobi, 2017, Untitled(detay, 9 disk), kazınmış kontrplak, 25 x 25 cm.jpg

EMMA FINEMAN: Sergide kullanılan ortak tekniğin resim olması ile birlikte eserler arasında kesinlikle ortak bir dil yaratılıyor. Her sanatçının kendi sanatsal yaklaşımı ile birlikte ortak bir alan oluşturulurken, eserlerin kendilerine göre ayırt edici özellikleri ve farklılıkları bulunuyor. Sergideki tüm işler, aynı zamanda sanatçıların yaratma sürecine verdikleri önem ile de birbiriyle ilişkileniyor. Eserler, kimi figüratif, kimi soyut, kimi ise bu iki ucun arasında olsalar dahi, çevre ve kimlik unsurlarına kendi yorumlarını getiriyor.

ROSA ALLISON: Aynı okulda okuduğumuz, ve sanatçı kimliğimizin büyük bir bölümünü aynı alanda geliştirdiğimiz için tüm eserlerin doğal olarak birbiriyle ilişkilendiğini düşünüyorum. Atölyemizde, ‘Kötü nasihat yorumsuzluktan daha iyidir’ olarak kabul ettiğimiz bir mottomuz vardı, dolayısıyla kişi dışarıdan gelen bir yorumu kabul etme ve ya etmeme seçeneklerine sahipti. Zaman içerisinde oluşan bu düşünceler ve eleştiriler arasındaki gelgitler, birbirimizin işlerinin yanında kendi sanatsal yolculuğumuza da açıklık getirdi. Bahsettiğim diyaloğun serginin kürasyonunda da açıkça görüldüğünü düşünüyorum.

VANYA HORWATH: Birinci soruda bahsettiğim gibi, farklı kültürel geçmişlerden geliyor olsak da, her birimizin eserinde kendi fiziksel görüntümüze yaptığımız bir gönderme yer alıyor. Malzemenin kullanımından, insan eline yapılan kaligrafik göndermeye, sanatçının kendisinin görselleştirilmesinden, eserin yaratılış sürecindeki hareketin resmedilmesine kadar birçok referansı görmek mümkün.

Çağla Ulusoy, Small, 2018, Tuval üzeri akrilik, 36 x 26 cm - 3.jpg

Çağla Ulusoy, Small, 2018, Tuval üzeri akrilik, 36 x 26 cm – 3.jpg

TD: İstanbul hakkında aklınızda kalan anlar, hatıralar, parçalar, imgeler neler oldu? Bu şehrin serginin ana düşüncesini oluşturan ‘ikilik’lerin merkezi olduğunu düşünürsek İstanbul ile ilgili hangi özellikleri yanınızda götüreceksiniz? 

SARAH ALAGROOBI : Küçüklüğümde babam Birleşik Arap Emirlikleri’nin Türkiye Büyükelçisi olduğu için, hayatımın 7 senesini Ankara’da geçirdim. İstanbul ise benim için her zaman hareketli ve çeşitliliklerle dolu bir yer oldu. Çoğu zaman hem Batı hem Doğu’yu, hem yeni hem eskiyi temsil etti. Bu kadar zengin bir kültür içinde geçirdiğim çocukluk yıllarım içinde her zaman İstanbul ve Türkiye’ye minnettar olacağım.

EMMA FINEMAN: İstanbul, bir çok farklı geçmişi ve tarihi birbirini üzerinde barındırabilen eşsiz bir yapıya sahip. Deneyimlerin ve geçmişin çatışması benim için hem oldukça etkileyici, hem de güçlüydü. İstanbul, kişiye sanki şehri terk edemeyecekmişsin, oradan çıkamayacakmışsın gibi bir his veriyor ve ben bu hissi daha yeni sindirmeye başladığımı düşünüyorum.

ÇAĞLA ULUSOY: Orada doğduğum ve büyüdüğüm için anılarımın büyük bir kısmı İstanbul’a ait. Türk gelenekleri kendi düşüncelerim ve vücut dilime büyük ölçüde yansımış durumda. Eserlerimde ise amacım belli bir kültürel kimliği yansıtmak olmasa da, bu kimliğin resmetme eylemimin bir parçası olmasını istiyorum. Örneğin tuval üzerindeki çalışma şeklim, yemek için masa hazırlama, giyinme, temizlik yapma şeklimle aynı şekildedir. Türk kültüründe beni en çok etkileyen başka bir unsur ise, dilimizde ‘efkar’ olarak adlandırdığımız, melankoli, duygunun ağırlığını hissetme hali. Kelimenin taşıdığı derinliği kendi işlerimde hissettirmek isterim.

ROSA ALLISON:  İstanbul’u düşününce kokuları, tatları ve dokuları düşünüyorum. Orada olmak benim her zaman içinde olduğum ana odaklanmamı sağlıyor, çünkü duyularımla hareket edebiliyorum. Tıpkı güzel yemeklerin kokusunu, ipeğin yumuşak dokusunu takip etmek gibi, her zaman kendimi sokaklarda kaybolmuş, zamanın farkında olmadan yürürken buluyorum.

VANYA HORWATH:  Türkiye’deki el işçiliği, özellikle mermer işçiliği, kendi eserlerimdeki mermer efektine benzettiğim için büyük ölçüde dikkatimi çekti. Türk mermer işçiliğini yakından bilen birinin kendi eserlerimde de bunu görebiliyor olup, tamamen bu sanat dalına referans göndermeden çalıştığımı anlayabiliyor olması benim için çok önemli, çünkü iki teknik gerek boyut, gerek çalışma hızı olarak birbirinden oldukça farklı. Türkiye’nin mermer işçiliği ile ilgili kullandığım gönderme ile Berlin’deki bir duvar resmi ve bu iki kültür, ancak tuval üzerinde yan yana var olabiliyor. Birbirine zıt unsurlar ise sanatsal pratiğimde kendi kültürel varlığımı ve kimliğimi yaratmamı sağlayarak, sonsuz bir yaratıcılık potansiyeli ortaya koyuyor.

Emma Fineman, Portrait Of The Artist As A Young Man, 2018,Tuval üzeri yağlıboya, 240 x 180 cm.jpg

Emma Fineman, Portrait Of The Artist As A Young Man, 2018,Tuval üzeri yağlıboya, 240 x 180 cm.jpg

TD: Sizce İstanbul’un ilham kaynağı olan noktaları nelerdir? 

SARAH ALAGROOBI: 7 ve 14 yaşları arasında evim olduğu için Türkiye’nin genel olarak kalbimde çok özel bir yeri var. Serginin açılışına maalesef katılamamış olsam da, bir dahaki gidişimde Türkiye’nin bıraktığım kadar ilham verici olacağına eminim.

EMMA FINEMAN: Özellikle şehrin enerjisi. Şehir çok kalabalık ve sokak pazarları, çarşıları enerji dolu. Eminönü’nde yürürken beni oldukça etkileyen bir kaç görsel an oldu. Dükkan sahipleri ve önlerinden geçen kalabalık, dükkanların önlerini temizleyen genç çıraklar… Taksim Meydanı etrafında birbirinden güzel ve ilgi çekici hikayelere sahip eşyaların olduğu antikacılar vardı. Eserlerimde hikaye anlatan bir sanatçı olarak, İstanbul’da gördüklerimin şüphesiz kendi işlerime yansıyacağını hissediyorum.

ROSA ALLISON: Sanıyorum İstanbul hakkında bana en çok ilham veren nokta an’ın içinde olma ve duyularımla hareket edebilme hissiydi. Sürprizlere ve yeni deneyimlere açık olma hissi kendi sanat pratiğimde de yürütmek istediğim bir duygu.

VANYA HORWATH: Bir önceki soruya tekrar dönmem gerekirse, Türk el işçiliği benim için en ilham verici noktalardan biri oldu. Dokular, desenler ve renklerin sergi sonrası yeni başlayacağım çalışma serisi için oldukça ilham verici olacağını düşünüyorum. Daha önce yaptığım figüratif çalışmalara da göndermelerde bulunan bu yeni seri, çevresindeki izler ve renkler arasında kamufle olan figürlerle ilgili olacak. Türkiye’deki bir çok kare de, eserlerimde yarattığım desensel dünyaların fiziksel dışavurumlarıydı. Kilimler, yemek servisleri, geleneksel kumaşlar ve kıyafetlerin hepsinin İstanbul’un desenlerini ortaya çıkardığını gördüm. Bir sanatçı için bu şehrin ne denli heyecan verici olduğunu eminim anlayabiliyorsunuz!

NOT: Fotoğraflar yazarınızın gözünden ve elinden 🙂 Yani hatalı yanlarının kusuruna bakmayın, ama siz de sergiyi ziyaret edin kendi hatıra karelerinizi alın. Versus Art Project: Gazeteci Erol Dernek Sokak No:11/3 Beyoğlu/İstanbul

Çağla Bingöl

Sorry, the comment form is closed at this time.